Dinçer Güçyeter: Annemin sessizliğine ses olmak istedim

Göçün, annelerin ve aile hafızasının hikâyesi: "Almanya Masalımız”

"Almanya'da Nobel Ödülü de alsam, ben bir göçmen çocuğuyum"

Cumartesi, 26 Eylül 2026, 09:30

Dinçer Güçyeter

Dinçer Güçyeter

FOTOĞRAF BNR

Yazı Boyutu

Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerin yarım yüzyılı aşan hikâyesini şiirsel ve çok katmanlı bir anlatıyla ele alan “Almanya Masalımız” Bulgarca okurlarla buluştu.

Almanya doğumlu şair, tiyatrocu ve yazar Dinçer Güçyeter’in ilk romanı, Almanya’nın en seçkin edebiyat ödüllerinden Leipzig Kitap Ödülü’ne layık görülen “Almanya Masalımız” Black Falmingo Yayınevi tarafından Borislav Petranov’un çevirisiyle Bulgarcada okurlarla buluştu.

Roman, Türkiye’den Almanya’ya uzanan işçi göçünü bir ailenin üç kuşaklık hikâyesi üzerinden anlatıyor.

Eser, bir ailenin üç kuşak boyunca süren yolculuğunu anlatırken, aynı zamanda “misafir işçilik” olarak adlandırılan tarihsel bir dönemin duygusal ve toplumsal haritasını çıkarıyor.

Göçün, annelerin ve aile hafızasının hikâyesi:  "Almanya Masalımız”

FOTOĞRAF ciela.com

Kavala’dan Uşak’a ve Almanya’ya uzanan üç kuşağın göç masalı  

Roman, Türkiye’den Almanya’ya uzanan göç hikâyesini üç kuşağın hafızası, annelerin anlatıları ve parçalı bir aile destanı üzerinden edebi bir anlatıya dönüştürüyor.

“Almanya Masalımız”, göç hikâyesini yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, kuşaklar arası bir hafıza ve kimlik meselesi olarak ele alıyor.


Göçün, annelerin ve aile hafızasının hikâyesi:  "Almanya Masalımız”

FOTOĞRAF BNR

Göç, umut, uyum ve özlem

Romanın sayfalarında Anadolu köylerinin sert gerçekliği, göçün ilk yıllarındaki umut ve hayal kırıklıkları, fabrikalarda geçen uzun vardiyalar ve yeni bir dilde yaşam kurmanın zorlukları yan yana geliyor.

Birden çok kuşağa ait kadınlar ve Almanya’da doğmuş bir oğul, geçmişin yükünü güçlü imgelerle örülmüş ortak bir dile taşırken monologlar, diyaloglar, rüyalar ve dualar birbirine karışıyor.

Dinçer Güçyeter’in şiirsel dili ve çok sesli anlatımıyla şekillenen “Almanya Masalımız”, göçmenlerin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda kültürel ve duygusal bir yolculuk yaşadığını hatırlatan güçlü bir roman.

Gurbetin, emeğin, vazgeçişlerin, kendini bir yere ait hissedemeyenlerin ortak adıdır “misafir işçi”. Dilini bilmediğin büsbütün yabancı bir ülkede var olmaya değil, çalışmaya davet edilirsin. Canını dişine takar, terinle kimliğini kazırsın buz gibi soğuk duvarlara. Ama ne uğruna? O güzel günler gerçekten gelecek mi, bilmezsin bile.
 
Gerçek aile hafızasının, büyük anne ve annesinin hayatıyla yol alan bu masal, iki ülke, iki dil ve iki dünya arasında bir köprü kuruyor.

Dinçer Güçyeter Bulgaristan Radyosu'nun studyosunda

Dinçer Güçyeter Bulgaristan Radyosu'nun studyosunda

FOTOĞRAF BNR

Dinçer Güçyeter, kitabının Bulgarca baskısının tanıtıldığı Goethe Enstitüsündeki programdan sonra radyomuza konuk oldu ve sorularımızı cevapladı.

60’lı yıllarda Anadolu’nun “Almanya masalı” olan o anlatı, 2000’li yıllarda Bulgaristan’da da on binlerce ailenin masalı oldu.

Gurbet yolunda yeni ufuklar, yeni umutlarla başlayan o yolculuğun farklı boyutlarını konuştuk yazarla.

-Kimlik, aidiyet

-Anadili

-Vatan- Anavatan

-Kendini kanıtlama ve kabul ettirme

-Fabrikalarda işçi teriyle başlayan hikayenin başarılarla taçlanması

-Televizyondaki “Heidi” çizgi filmindeki kızın ayakları donmasın diye, ona fabrikadan ayakkabı göndermek isteyen bir annenin oğlu

-Çocuklarına anadilini aşılayan bir baba

-Bu göç masalının Çin’den Malezya’ya, Romanya’dan Bulgaristan’a kadar herkesin kitaba: “Bu benim masalım” demesi ve geleceğin kuşakları kozmopolit ve “dünya insanı” olacak dilekleri…

Bütün bu konu başlıklarını Sevda Dükkancı’nın Dinçer Güçyeter ile yaptığı söyleşide dinleyebilirsiniz.

Goethe Enstitüsü'nde düzenlenen kitap tanıtımı

Goethe Enstitüsü'nde düzenlenen kitap tanıtımı

FOTOĞRAF BNR

Misafir İşçi Korosu / Fatma

Burası benim evim, yurdum, toprağım mıdır?

Ben burada bir boşluğu mu dolduracağım?

İnsan dolapta sandıkta saklayamaz hayatı,

bunu sana diyen olmadı mı Fatma?

İşini işle, yuvanı kur, çocuklarını doğur

ve üstüne düşeni yap dediler, dahasını bilen yoktu ki.

Bu yalanlar sırtlıyor tabutu sonsuza kadar, inşallah bunu biliyorsundur.

Ağacın dalı, yaprağı bile biliyor bunu, sen de öğreneceksin artık.

Ne kavga ne de cenk etmek istiyorum ben,

bütün bunları nereden bilebilirdim ki?

Sus, otur, katlan; işte böyle teslim olunur cephede,

uyanık ol Fatma, uyanık…

Kaderi yazan kimdir, ipler kimin elindedir?

Aynaya, soğuk yatağına, gecenin karanlığına bak,

bulacaksın elbet kimdir, Fatma!

Öyleyse benim rolüm ne şimdi? Fail miyim, mağdur mu?

Sen bir karanfilin en genç yaprağı, kendi hayalinin

suretisin, görmüyor musun?

Ama yine de benim elimde değil ki

bu kimliği üstlenmeyi ben istemedim.

Bilakis öyle, ilk taşı sen atacaksın kuyuya,

bulanık yüzünün önünde gerçeği arayacaksın.

Peki ne zaman bulacağım?

Dur bakalım, daha yeni başladı, yol uzun,

yük de ağır.

Daha fazla taşıyamazsam ne olacak?

O zaman pes edebilir miyim?

Hayır, zayıflık sonsuza kadar kara bir leke olarak kalır alnında,

kimselere göstereyim deme sakın.

İlk Mektup / Yılmaz


Sevgili babacığım,

iki aydır Almanya’dayım, sağlığım sıhhatim yerinde, bir tek tarhana

çorbasıyla taze peyniri özledim biraz. Fabrikada iş buldum,

iyi kazandıracak, kim bilir belki de yakında kendime bir Mercedes

bile alabilirim. Mektubun yanında 100 mark bir para yolluyorum.

Şehre inersen bu parayla anama beş arşın ipek kumaş alıverir misin?

O da kendine bir entari diktirsin de şöyle iftiharla bir dolaşsın köyde

koltuklarını kabarta kabarta. Şimdilik bir işçi misafirhanesinde

kalıyorum. Kendi evimi açınca size evrakları yollarım, vizeye başvurursunuz.

İkinizi de derin bir hasretle kucaklarım.

Yılmaz / Nettetal, 1966

Dipsiz Gurbetin Göbeğinde / Fatma

Ve bir sürü arka oda vardır gurbetin göbeğinde. Acizliğine ve dilsizliğine

bir öğüt, bir dayanak ararsın her birinde. Umutla beklersin,

beklersin ve yine beklersin, sonra da geçip gidersin. Hedef ise hep

bir muammadır, gizli bir vaattir. Ben öyle gördüm. İlk gurbetime

uçuş ve inişle birlikte alıştım ben. Bunda bana geçmişim de yardımcı

oldu, babasız geçen kızlık ve yoksulluk da… Çocuklarım, benim

tek derdim, bu arkada bıraktıklarımı sizin de yaşamamanızdı. En

nihayetinde burası yabancı bir memleket, sen ise çalışıp üretmesi

beklenen bir misafirsin. Senin yerin burada sınırlı, anca çalışıp ürettiğin

kadar. Çevren bunu sana asla unutturmuyor. Gençsin, gücün

kuvvetin yerinde, işten şikâyet etme de çalış Fatma dedim hep kendime.

Fabrikalarda ve kuşkonmaz, çilek tarlalarında çalıştım. Günün

birinde vücudun gençliğe ihanet edebileceği hiç aklıma gelmedi.

Ama öyle oluyor, hepsini vakti gelince anlayacaktım.

Ve gelelim gurbetin göbeğinde giderek büyüyen şu arka odalara:

Hasta odaları, boş, sessiz, soğuk koridorlar, ameliyathanelerin

parlak lambaları. Bana gülme lütfen ama bu Alman doktorlar beni

babandan daha çok kurcalamışlardır. Kesilip dikilmedik bir yerim

kalmadı. Ne şerefsizdir o neşterler, hele derinin altına bir girsinler,

sürekli daha derine inmek isterler. Bir ameliyattan öbürüne derken

iyice kör topal bir hâle düştük.

Zamanınız gittikçe azalıyordu. Gündelik telaşlar sürekli önümüze

çıkıyordu. Komşum Rum Zeynep yanımda olurdu çoğu zaman.

Vre kaleee! Dert etme sen, arkanda ben varım dağ gibi. Yıllar evvel

vefat etti, mekânı cennet olsun. Ona çok şey borçluyum. 1989 yılıydı,

çocukları bir başlarına kendilerini kurtardı hep, birer evleri bile

var. Ananeni kapının önüne koyuyor gelini, artık bebek baktıracak

birine ihtiyacı kalmadı zahir. Ne yapayım Dinçer? O küçük çocuk

odasına beşinci yatağı da sığdırıyorum.

Nerede kalmıştık? Ah evet, hastaneler… Çantamı topluyorum

ve pişirdiğim, kavurduğum, kızarttığım ne varsa hepsini dondurucuya

doldurup kendimi doktorların insafına bırakıyorum. Ama siz

ne yapacaksınız, çocuklarım bensiz ne yapacak? Bu suçluluk duygusunun

insan etinde nasıl derin yaralar açtığını işte o günlerde öğrendim.

Dinçer Güçyeter

"Almanya Masalımız" kitabından bir kesit


Göçün, annelerin ve aile hafızasının hikâyesi:  "Almanya Masalımız”

FOTOĞRAF BNR

Almanca, Yepyeni Bir Dil / Dinçer

Yıl 1984, anaokulundaki ilk günüm. Diğer çocuklarla bir kelime

dahi konuşmuyorum, köşede öylece heykel gibi oturuyorum. Burada

başka bir dil konuşuluyor. Almanya’da yaşıyoruz tabii ama

burada Almanca konuşulmasını garipsiyorum. Getto çocuğu yeni

kültüre alışamıyor. Yazın en sıcak zamanı şimdi, oyun odası yanıyor.

Dayanamayıp yavaş adımlarla öğretmenin yanına gidip şişeyi işaret

ediyorum ve bozuk Almancamla soruyorum, su içebilir miyim? Öğretmen

önce hafifçe gülümsüyor, hatamı yüzüme vurmadan cümlemi

düzeltiyor. Evet, su içebilirsin. Bugün bile artikelleri karıştırdığım

oluyor. Bir yerde yayımlanmadan önce genelde yazılarımı arkadaşım

Wolfgang okuyor. Nasıl olduysa o gettoyu günümüze kadar getirmeyi

başarmışım.

Öğle vakti bütün çocuklar büyük bir masanın etrafına toplanıyor.

Ilımış buzlu çay ile peksimet var önümüzde. Sucuk falan beklemiyordum

tabii ama bir yumurta, yanında da bir parça bazlama

olsa fena olmazdı. O sert ekmeği fare gibi kemiriyoruz hep beraber.

...

Durum iyice abartılıyor. Bizim muhitte yeminli tercüman ilan

edilmeme az kaldı. Doktor, avukat, banka ya da neresi olursa olsun

bir yerde randevusu olan beni Aldi alışveriş poşeti gibi yanında götürüyor. Akrabalardan özellikle kadınlar beni bir rahat bırakmıyor,

haftalık planda en az iki üç doktor randevusu oluyor. En tuhaf anlar

da bu doktor randevularında yaşanıyor. Mesela ebem Mekke’ye hacca

gidip gelmiş bir kadın, bir tel saçını dahi örtüsüz bırakmayacak

kadar dindar bir hacı ama muayenehanede bir bakıyorsun striptizci

kesiliveriyor. Doktor daha çekmeceyi açıp şırıngayı çıkarmadan

üzerinde ne var ne yok sıyırıp atmış oluyor. İyi, iyi, sadece kalçayı

biraz açsanız yeter (bu sırada Doktor Hadjan baş ve işaret parmağı

ile ufacık bir yer göstermeye çalışıyordur). Ama ebemin kendine

has bir yöntemi var, dikkatinin dağılmasına izin vermeden Âdem’inin

önünde duran Hazreti Havva gibi dikiliyor öylece. Bununla da

kalmıyor tabii, doktora neredeyse her yerini gösterip ondan bir kere

kendini şöyle bir muayene etmesini rica ediyor ki vücudunun nasıl

şiştiğini, kemiklerinin nasıl ağrıdığını o da bir görsün. Bütün vücuduna

dokunduktan sonra Doktor Hadjan ona tekrar giyinmesini

söylüyor ve defterine bir şeyler yazmaya geçiyor. Ebem giyindikten

sonra paltosunun cebinden üç dört kutu ilaç çıkarıp doktorun önüne

koyuveriyor. Bu ilaçları aileden bir kadın tavsiye etmiş, ağrılarına

iyi gelir diyormuş, bunlar için de lütfen bir reçete yazar mıymış.

Doktor ise kafasını sağa sola sallayarak ilaç kutularını çöpe atıyor.

Teşhis konmadan migren ilacını nasıl yazsın? Eve dönerken yolda

ebeme, sadece iğne vurulacakken neden tamamen soyunduğunu

soruyorum. Önüne bak sen, o piç herifin ne kadar adi bir adam olduğunu

biliyorum ben, o da zaten böyle istiyor! Ha bir de bu saçmalıkları

evde anlatacak olursan senin o etlerini lime lime ederim, anladın mı

beni? Ben seksen yaşımı devirmişim, bugüne kadar da sadece namusum

için yaşamışım, senin ettiğin laflara bak. Kes artık! Sen de aynı baban

gibisin, kafanız sırf fesatlığa çalışıyor, fesatlığa!

Dinçer Güçyeter

"Almanya Masalımız" kitabından bir kesit

Haber üzerinde çalışanlar: Ergül Bayraktar